Yapay zekâ teknolojileri akıllı telefonlardaki uygulamaların neredeyse tamamına hızla yayılırken, kullanıcıların bu özellikleri gerçekten isteyip istemediği giderek daha az önemseniyor. Bir fotoğraf uygulamasını yalnızca fotoğraflara bakmak için açan kullanıcılar, artık görüntü arşivlerini yapay zekâ ile aramaya veya fotoğrafları komutlarla düzenlemeye davet ediliyor. Mesajlaşma uygulamaları, müzik servisleri ve belge okuyucuları da benzer şekilde yapay zekâ asistanlarını deneyimin merkezine taşımaya çalışıyor. Üstelik bu özellikler çoğu zaman bir kez gösterilen ve reddedildiğinde ortadan kaybolan seçenekler olarak kalmıyor. Kullanıcı bir daveti görmezden geldiğinde veya özelliği kullanmamayı tercih ettiğinde, aynı öneri güncellemelerden sonra yeniden karşısına çıkabiliyor. Bu durum, yapay zekânın faydasından çok teknoloji şirketlerinin bu özellikleri mümkün olduğunca fazla kullanıcıya kullandırma isteğini öne çıkarıyor. Sonuç olarak kullanıcılar, uygulamaları başlangıçta ne için kullanıyorsa onu yapmak yerine, sürekli olarak yeni yapay zekâ araçlarını keşfetmeye yönlendiriliyor.
Google Fotoğraflar yapay zekâyı fotoğraf arşivinin merkezine taşıyor
Google Fotoğraflar, yapay zekâ entegrasyonunun en belirgin örneklerinden biri haline gelmiş durumda. Uygulamadaki “Fotoğraflara Sor” özelliği, kullanıcıların fotoğraf arşivlerinde sohbet tarzında arama yapmasına, belirli içerikler hakkında sorular sormasına ve yazılı komutlarla düzenleme gerçekleştirmesine olanak tanıyor. Örneğin kullanıcı, yıllar önceki bir tatili veya belirli bir kişiye ait fotoğrafları hatırladığı eksik bilgilerle bulmaya çalışabiliyor. Google, bu özelliğin deneysel olduğunu ve zaman zaman yanlış sonuçlar verebileceğini açıkça belirtiyor. Kullanıcılar özelliği devre dışı bırakabiliyor ancak bunun için Fotoğraflar ayarlarına, ardından Tercihler bölümüne ve son olarak Fotoğraflar'daki Gemini özelliklerine ulaşmaları gerekiyor. Bu seçenek kullanıcıya kontrol sağlıyor gibi görünse de, özelliği kullanmak istemeyen kişilerin neden ilk etapta bu kadar derin bir ayar menüsüne yönlendirilmek zorunda kaldığı tartışma konusu oluyor. Bir yapay zekâ özelliğini daha önce reddeden kullanıcının aynı davetle tekrar karşılaşması ise şirketlerin kullanıcı tercihlerini ne kadar dikkate aldığı sorusunu gündeme getiriyor.
Meta'nın yapay zekâ asistanı dört farklı uygulamada karşıınıza çıkıyor
Meta ise yapay zekâ asistanını tek bir uygulamayla sınırlamak yerine WhatsApp, Instagram, Facebook ve Messenger'ın tamamına yerleştirdi. Kullanıcıların karşısına çıkan aynı yapay zekâ asistanı, farklı uygulamalarda benzer bir deneyim sunarak şirketin tüm ekosistemine yayılıyor. Bu yaklaşım, yapay zekâ araçlarına erişimi kolaylaştırabilir ancak aynı zamanda kullanıcıların bu özellikten kaçmasını da zorlaştırıyor. Bir mesajlaşma uygulamasını yalnızca iletişim kurmak için açan kişi, sohbet ekranında yapay zekâ asistanıyla karşılaşabiliyor. Sosyal medya uygulamalarında da içerik üretimi, arama ve öneriler gibi alanlarda yapay zekâ giderek daha görünür hale geliyor. Kullanıcılar bu araçları kullanmayı tercih edebilir ancak asıl sorun, yapay zekânın çoğu zaman isteğe bağlı bir yardımcı olmaktan çıkıp uygulamanın doğal bir parçası olarak sunulması. Şirketlerin yaklaşımı, kullanıcıların ihtiyaç duyduklarında yapay zekâya ulaşmasını sağlamak yerine, neredeyse her uygulamada bu teknolojiyi sürekli olarak hatırlatmaya dayanıyor.
Spotify ve Adobe de yapay zekâ yarışının dışında kalmıyor
Yapay zekâ entegrasyonu yalnızca fotoğraf ve mesajlaşma uygulamalarıyla sınırlı değil. Spotify, yapay zekâ destekli DJ özelliğinin yanı sıra yapay zekâ tarafından oluşturulan çalma listeleri ve konuşma tabanlı müzik arama özellikleri sunuyor. Kullanıcılar müzik aramak için artık yalnızca bir şarkı adı veya sanatçı yazmak yerine, ne tür bir ruh hali ya da ses deneyimi istediklerini doğal bir dille anlatabiliyor. Adobe Reader da geleneksel PDF okuma deneyiminin yanına yapay zekâ destekli bir asistan ekliyor. Bu özellik, özellikle uzun belgeler içinde belirli bilgileri aramak veya bir dosya hakkında hızlı sorular sormak isteyen kullanıcılar için zaman kazandırabilir. Microsoft ise Office merkezini Microsoft 365 Copilot uygulaması olarak yeniden adlandırarak yapay zekâyı ürün stratejisinin çok daha görünür bir parçası haline getirdi. Masaüstü kullanıcıları Word, Excel ve PowerPoint'te Copilot'u devre dışı bırakabiliyor ancak aynı seçeneğin iOS, Android ve web sürümlerinde bulunmadığı belirtiliyor. Mobil kullanıcılar daha geniş gizlilik ayarlarını değiştirebiliyor fakat bu tercih, yapay zekâ dışında başka bağlantılı özellikleri de etkileyebiliyor.
Yapay zekâ araçlarının tamamı gereksiz değil
Bu durum, yapay zekâ özelliklerinin tamamının işe yaramaz olduğu anlamına gelmiyor. Özellikle geniş fotoğraf arşivlerinde belirli bir görüntüyü yalnızca hatırlanan birkaç ayrıntıyla bulabilmek, geleneksel arama yöntemlerine kıyasla gerçekten pratik olabilir. Benzer şekilde 70 sayfalık bir PDF'nin tamamını okumak yerine belgeye doğrudan belirli bir soru sormak önemli ölçüde zaman kazandırabilir. Spotify'ın konuşma tabanlı müzik araması da ne dinlemek istediğini tam olarak bir tür veya sanatçı adıyla ifade edemeyen kullanıcılar için faydalı olabilir. ChatGPT ve Claude gibi doğrudan yapay zekâ kullanımına odaklanan uygulamaların tercih edilmesi de bu teknolojinin tamamen reddedilmediğini gösteriyor. Buradaki temel ayrım, yapay zekânın varlığından çok kullanıcıya nasıl sunulduğuyla ilgili. Kullanıcı bir yapay zekâ uygulamasını açtığında, yapay zekâ ile etkileşim kurmayı zaten seçmiş oluyor. Ancak Fotoğraflar uygulamasını açtığında fotoğraflarını görmek, WhatsApp'ı açtığında mesaj göndermek ve Spotify'ı açtığında müzik dinlemek istiyor.
Sorun yapay zekânın varlığı değil, sürekli öne çıkarılması
Teknoloji şirketlerinin yapay zekâyı uygulamalara ekleme biçimi, kullanıcı deneyiminin temel amacını zaman zaman geri plana itiyor. Bir fotoğraf uygulamasının ana görevi fotoğrafları göstermek, bir müzik uygulamasının ana görevi müzik çalmak ve bir belge okuyucusunun ana görevi belgeleri açmak olmalı. Yapay zekâ bu görevleri daha hızlı veya daha kolay hale getiriyorsa değerli bir araç olabilir. Ancak uygulamanın her açılışında yeni bir yapay zekâ özelliğinin tanıtılması, kullanıcıların asıl yapmak istediği işin önüne geçtiğinde deneyim yorucu hale geliyor. Şirketlerin yapay zekâ stratejilerini kanıtlama çabası, bazen kullanıcıların gerçek ihtiyaçlarından daha görünür hale geliyor. Oysa gerçekten başarılı bir özellik, kendisini sürekli olarak tanıtmak zorunda kalmadan günlük kullanımın bir parçası olabilir. Kullanıcı, eski yöntemden daha iyi bir çözüm olduğunu fark ettiğinde zaten bu araca geri dönecektir. Sürekli hatırlatmalar, renkli simgeler ve ekranın en görünür noktalarına yerleştirilen asistan düğmeleri ise faydadan çok zorunluluk hissi yaratabiliyor.
Kullanıcının “hayır” cevabı bir sonraki güncellemede de hatırlanmalı
Yapay zekâ özellikleriyle ilgili en büyük sorunlardan biri, kullanıcıların tercihlerini reddettiklerinde bu kararın kalıcı olmaması. Bir uyarıyı kapatan veya yeni bir özelliği kullanmak istemediğini belirten kullanıcı, aynı seçeneğin sonraki günlerde ya da güncellemelerden sonra yeniden karşısına çıkabildiğini görüyor. Yazılım, kullanıcının fotoğraflarını, müzik tercihlerini ve uygulama davranışlarını yıllar boyunca analiz edebilirken, bir yapay zekâ davetini reddettiğini hatırlamakta yetersiz kalıyor. Bu durum, teknoloji şirketlerinin kullanıcı etkileşimini artırmayı gizlilik ve tercihlerin önüne koyduğu izlenimini yaratıyor. Kullanıcılar elbette ayarlar menülerinde gizlenmiş seçenekleri kullanarak bazı özellikleri devre dışı bırakabiliyor. Ancak temel soru, neden bu araçların varsayılan olarak bu kadar agresif biçimde sunulduğu. Bir kullanıcı “şimdi değil” dediğinde bunun anlamı çoğu zaman “daha sonra tekrar tekrar sor” değil, “bu özelliği kullanmak istemiyorum” demektir. Yapay zekâ gerçekten kullanıcı deneyimini iyileştirmek istiyorsa, ilk öğrenmesi gereken şey belki de tam olarak bu olabilir.